yazı
gezi
şehrim İstanbul
yemek
bizim Ege
Şehrimde Konuk Olmak
09-10-2016
 
şehrim İstanbul
 - konaklama
Eski bir düştü. Belki yirmi senelik bir düş. Adı bile vardı düşümün: “Tarihî Yarımada’da Saba Makamında Uyanmak”… Bir geceyi Sultanahmet’te geçirip, sabah vakti güzel bir ezan dinlemek. Bu da nereden çıktı şimdi, demeyin. Bilinen anlamıyla “din”e dair fazla meraklarım olmadığı gerçeğinin yanında, usulüyle, makamına sadık kalınarak, yırtınılmadan, çirkinleştirmeden okunan bir ezandan aldığım tat da başka hiçbir şeye benzemiyor. Ne yazık ki günümüzde tınısı kalbi okşayan ezan okuyan müezzin duymak oldukça güç; özellikle de şehrin benim yaşadığım bölgesinde. Aslına bakarsanız İstanbul’un, genel seçim oranlarını birebir yansıtan ilçelerinden birinde, şimdilik “muhafazakar” diyebileceğimiz bir semtinde yaşıyorum. Buna karşın beş vakit çileye dönüşen, usülden, makamdan, güzellikten habersiz bir sesin okuduğu ezana maruz kalıyoruz tüm semt sakinleri. Bu işe benim bozulduğum kadar da mı bozulmaz cemaat diye kendi kendime sorup duruyorum. Zarafet bu kadar mı unutuldu?
 
Her neyse… Asıl konu bu değil bu sefer. Konu, benim gerçeğe dönüşen hayalim. “Tarihî Yarımada’da Saba Makamında Uyanma” düşümü bilen Feridun, bana bir tez bitirme armağanı olarak Sultanahmet’te bir gece konaklamalı ve üstüne de damak okşayan yemekli bir sürpriz gezi planlamış. “İstanbul boş, hiç turist yok” gerçeğine bir de “bayramda herkes İstanbul’dan kaçtı” bilgisi eklenince, bayramın üçüncü günü için konaklamak üzere bir otel seçmiş. 
 
Sultanahmet’te çok sayıda güzel otel var. Hangisinde kalınacağına karar vermek, niteliklerini bilmeyince güç. Aslında bu açıdan bakınca çoğumuz kendi yaşadığımız şehirlerde gerçekten konaklanabilecek nitelikteki oteller konusunda -mecburen- cahilizdir. Öyle ya… Halihazırda evlerimiz varken, ne diye şehrimizde bir otelde kalalım ki? Ancak kani geldiğim bir durumdur; şehrini seven, bilmek isteyen bencileyin takıntılılar için bu konu da bilinmesi gerekenler listesinde yer alıyor.

 

Kendi şehrimizde bu ilk misafirliğimizde Feridun’un seçim yapması kolay olmuş aslında. Çünkü Sultanahmet ve çevresinde en sevdiğim iki anıtsal dini yapıdan biri Ayasofya’dır; bir diğeri de -hayır, Sultanahmet değil- görkemi zarafetinde saklı Süleymaniye’dir. Süleymaniye civarında bir konaklama düşümün kapsamı dışında kalınca, Ayasofya kıyıcığında bir otel aramış. Hemen bulmuş; Ottoman Hotel Imperial. Oda seçimi de çok kolay olmuş: “Penceresinden Ayasofya görünen odalarınızdan biri olsun lütfen.”
 
Hasılıkelam, geçtiğimiz bayramın üçüncü gününde, tatlı bir sonbahar öğleninde biz çekirdek aile, müze gezip, gecemizi de Sultanahmet’te otelde geçirdik. Ama ne gece! Geleceğim o konuya da…
 
Tarihî Yarımada gezmeye doyamadığım, her sokağı bende ayrı tat, heyecan bırakan, canımın en İstanbul köşesi… Müzelerini, anıt yapılarını defalarca gezsem de bıkmam. Öğrencilik hayatım boyunca haftada kaç kez Arkeoloji Müzesi’ne, Topkapı Sarayı’na giderdim, bilemiyorum! Baharlarda ve güzlerde ders aralarında kitap okumak, öğlen yemeği vakitlerinde yanıma ufak tefek sandviç, poğaça türü şeyler alıp o tarihi bahçelerde vakit geçirmek, ders çalışmak en büyük keyfimdi. Şimdi tüm bu gezdiğim, yaşadığım yerleri oğluma, Ege’ye sevdirme bahanesiyle yine köşe bucak geziyoruz. Bu özel gezimizde de gündüzü boş geçirmedik; Ege’yi Arkeoloji Müzesi’ne götürdük.

 

Ege ilk kez müze gezdiğinde henüz iki buçuk yaşındaydı. Topkapı Sarayı’nı ve Ayasofya’yı gezmiştik. Tabii o gezilere ilişkin belleğinde herhangi bir şeyin kalması mümkün değildi, ancak tüm tur boyunca çok uyumlu bir “gezgin” olmuştu. Ömrünün bu ikinci müze gezisinde artık beş buçuk yaşında. Ağustos ayında tatile gittiğimiz Foça’da arkeolojik kazı alanını gezdirmiştik ona. Genç arkeologları sahada çalışırken izlemiş, önce onları inşaatçı sansa da yaptıkları işin ne olduğunu öğrenince çok hoşuna gitmişti. Yazdan bu hazırlığı sayesinde Arkeoloji Müzesi gezimizi de heyecanla karşıladı.
 
İstanbul’da “Has Bahçe” içindeki bu güzel müze binası, benim de en sevdiklerim listesinde üst sıradadır. Peşinden “Pargalı İbrahim Sarayı” diye de bilinen İslam Eserleri Müzesi gelir. Ancak Osman Hamdi Bey’in kültürümüze mirası İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin binasının ve bahçesinin bendeki yeri apayrıdır. Bu müze yaklaşık beş senedir restorasyon halinde ve şu sıralar neredeyse sadece üçte biri gezilebilir durumda. Ancak bu haliyle bile Ege’yi heyecanlandırmayı, onun ilgisini çekmeyi başardı! Her ne kadar binada çalışan arkeologlar da göreceğini sansa da sergi salonlarında karşılaştığı lahitler, iskeletler, çanak çömlekler, loş odalar tüm merak hücrelerini harekete geçirmeye yetti.
 
Arkeoloji Müzesi gezimizi tamamladığımızda üçümüz de yorulmuştuk. Yürüyerek otele gittik. Yüzünü Ayasofya’ya dönmüş olan Ottoman Hotel Imperial, tramvay hattının geçtiği Alemdar Caddesi ile Cafer Ağa Medresesi’nden adını alan Caferiye Sokak arasında yer alıyor. Müthiş bir dokunun orta yerinde, inanılmaz sakin ve huzur dolu bir sokakta. Bulundukları ortamın ne kadar etkisi var bilemiyorum, ancak çalışanlar da bir o kadar huzur verici ve güler yüzlü. 
 
Giriş için kaydımızı yaparken İstanbullu olduğumuzu ve aslında bu şehirde yaşadığımızı öğrenince çok şaşırdılar ve böylesi bir işe kalkışmış olmamız hoşlarına gitti. Şehrini her şeyiyle yaşayan kaç kişiyiz şunun şurasında, değil mi? Odamıza yerleşmeden önce birer “yorgunluk şerbeti” ikram ettiler. Müzeden çıktığından beri dondurma sayıklayan Ege’nin arzusu da yerine geldi. Ardından odamıza yerleştirildik. Seçim için tek kriterimizin Ayasofya’yı görmesi olduğu odamız da konforlu ve bakımlıydı. Gece için planımız, otelin bünyesinde yer alan Matbah Restoran’da bir akşam yemeği idi. Uyku sorunu yaşamaması için Ege’yle akşamüstü uykusu çektik kendimize. Uyku sonrası ise yemekten önce kısa bir meydan turu yapmak istedik.

 

Daha önce dediğim gibi İstanbul’da Batılı turist yok denecek kadar az, bayramda da yerlisi tatile kaçtı diye şehrin boş olacağını sanarak çıktık o gün yola. Gelin görün ki evdeki hesap şehre uymadı! Müzedeki sessizlik sakinlikten eser yoktu! Sultanahmet’te şimdiye kadar görmeye hiç alışık olmadığım bir kalabalık söz konusuydu. İnsan sayısı değil vurgulamak istediğim; kalabalığın niteliği. “Batılı turist yok” gerçeği baki; ancak geri kalan tüm teoriler alt üsttü. Öyle bir kalabalık ki ne Türk Türk’e benziyordu ne turist turiste. Hanidiyse Sultanahmet Meydanı’nda piknik yapacak, çevresine özensiz, hoyrat, ne yapacağını bilemeden sağa sola volta atan bir güruh. Yineliyorum; “izin günü mahallesini gezen postacı” misali, bu en çok gezdiğim semtte ben hayatımda hiç böyle bir topluluk görmemiştim. Uzun bayram tatili ülkeye “yaramış”. Ancak çok şey düşündürttü bu nahoş durum. Bir başka zaman yazmalı… Üstünü örttükçe düze çıkamayacağız, besbelli…
 
Meydanın çılgın kalabalığından sonra, otelin bulunduğu Caferiye Sokak bir cennet bahçesini andırıyordu. Huzurlu, ıssız, sakin… Akşam yemeği öncesi avluda biraz vakit geçirdik. Güzelim tarihi camilerden karşılıklı okunan akşam ezanını dinledik. Üstüne de yemek. Ama öyle bir yemek ki… O ayrı bir yazının konusu!
 
Damağımızı şeneltip, ruhumuzu mest eden yemekten ve hoş bir sohbetten sonra geç vakit odamıza döndük. Beyler üst baş değiştirip uzanmaya geçmişlerdi. Pencereyi açıp gecenin sessizliğini odaya almak üzere perdeyi araladım ki ne göreyim?!
 
Aşk gibi! Ayasofya’nın alemine tünemiş bir gümüş dolunay! Bu, sanırım, hayatım boyunca bana verilen en unutulmaz, en muhteşem hediye oldu… Uzun süre üçümüz de pencerenin önünden ayrılamadık. Ege’nin heyecanı neredeyse benimkinden de çoktu. Yattığımız yerden Ayasofya’yı ve onun ihtişamından faydalanan dolunayı seyrederken “anneciğim heyecandan uyuyamıyorum, çok güzel!” deyişini de hiç unutamayacağım. 
 
Bu muhteşem manzarayı seyrederken saat kaçta uykuya daldık bilemiyorum. Ama sabah ezandan yarım saat önce kalktığımı söyleyebilirim. Hatırlayın; amaç zaten “Saba Makamında Uyanmak” idi… Ege ve Feridun uyurken, ben pencereyi açtım, fotoğraf makinesini video kayıt konumuna getirdim, bir sandalye çektim, oturup beklemeye başladım. Ne tatlı bir bekleyişti ama! Hayatımda ilk kez Sultanahmet’in o kör sabah saatlerini yaşıyordum!

 

Önce on dakikalık mesafeden mahallenin ücra camilerinden sesler gelmeye başladı derinden. Git gide yaklaştı makam ve sonunda Ayasofya’ya ulaştı. “Uykudan hayırlı olana” çağrı, serin Sultanahmet sokaklarında dolaştı, dolaştı ve kayboldu. Yaşadığım o büyülü geceye çok yakışmıştı bu saba…
 
Her şeyin harikulade geçtiği bu konaklamaya yakışmayan tek şey ise sabah karşılaştığımız kahvaltıydı. Bir sonraki yazıda bahsedeceğim Matbah gibi karakteristik bir restoranı bünyesinde barındıran bir otele yakışmayacak ölçüde sıradan bir kahvaltı sunuluyordu. Sıcak ürünlerin oldukça az olduğu, peynirlerin “süpermarket” malzemesini andırdığı, büyük baton salamlardan kesilmiş kalın dilimlerin sergilendiği, üzerine pul biber serpilmemiş zeytin bulamadığınız, çok da özenilmemiş reçellerin ve içeceklerin ikram edildiği alelade bir kahvaltı. Hepsi bir yana beni en rahatsız eden şey, ciddi anlamda kötü bir örneğinin sunulduğu “beyaz peynir”in İngilizce tanıtım etiketinde “Turkish Feta Cheese” yazmasıydı!
 
Uluslararası konukları olan bir işletme, ikinci sınıf turistik işletmelerin “her yerel ürüne bir isim uydurma” yanılgısına düşmemeli. Ülkeye yabancı turist çekerken aynı zamanda bir Türk kültürü tanıtım misyonu da sırtlanıldığı unutulmamalı. “Feta” ile pek benzeşmeyen halis beyaz peynir için “bir şeye benzetme” isim kullanmaya hiç gerek yok. Açıklama etiketine “şu cins sütten üretilmiş geleneksel Türk peyniri” yazılabilir. Ya da her yörede kendine özgü beyaz peynir üretilse de halis beyaz peynirin vatanı Ezine olduğuna göre bu isim ön plana çıkartılabilir. Üstelik şehirde her yörenin en kaliteli ürününe ulaşmak mümkün. Buna dikkat edilmeli…
 
“Yabancı turist şunu, bunu, onu sevmiyor” alt metninden hareketle karakteristik malzemeden kaçınılan kahvaltılar, geleneksel olana uydurma isim yakıştırmalar böylesi kaliteli otellerimiz için pek uygun olmayan işler diye düşünüyorum. Hele de konuklar akşam Matbah’da yemek yemişse, sabah onları eş değer lezzet ve ilginçlikte karşılamak sanırım ki farz!
 
Kişisel hassasiyetim olmasının ötesinde, bence bir eksi olan bu durumu da iyileştirirse Ottoman Hotel Imperial şehrin kalbinde konaklanabilecek eşsiz yerlerden biri olacaktır. Biz şimdiden sonbahar sonu ya da kış ortasında hem daha sakin bir İstanbul gününün tadını çıkartmak hem de Matbah’ın değişen menüsünü tatmak için Ottoman Hotel Imperial’de yeniden kalma kararı verdik bile.

 

Bir işletmeyi tercih edilir yapan pek çok etken sayabiliriz. Şüphesiz kalite-fiyat dengesi göze ilk çarpandır. Öte yandan çalışanların konuklara tavrı, en kilit özellik diye düşünüyorum. Ülke içinde yaptığımız tüm gezilerde bizim için en önemli olgu bu oluyor; kapısından içeri girdiğim yerin sahibi, çalışanı güler yüzlü mü, değil mi? 
 
Şehrim İstanbul’daki bu ilk konaklama deneyimimizde şanslıydık. Otelin kapısından içeri adım attığımız anda resepsiyonda kaç görevli varsa hepsinin yüzünde kocaman birer gülümseme vardı. Mutlaka bir işletme politikasıdır; fakat yine de sabahın kör saatinde boş odaları temizlemek için işe koyulan kat görevlisi bile sıcacık gülümsemeyle içten bir “günaydın” diyorsa konuklara, işletme sahipleri de şanslı insanlar demektir bence. 
 
Sanmayın ki işler çok açık, her şey yolunda ve o yüzden bu insanların yüzü gülüyor… Tam aksine. Otelde hangi düzeyde, hangi görevliyle konuştuysak hepsinden duyduğumuz şey otelin önceki seneler aynı dönemlere göre bugünlerde çok boş olduğu, personel azaltmak zorunda kaldıkları idi. Yarının ne getireceğinin artık iyiden iyiye meçhul olduğu ülkemizde, tüm olumsuz şartlar altında yine de mesleğinin gereğini yerine getiren, konuklara gerçekten konuk gibi davranan, mutluluk odaklı bu işletmeyi ve tüm otel çalışanlarını bir kez daha içtenlikle tebrik ediyorum. Kesemizden çıkan her lira, hakkıyla yerini buldu…
 
Özellikle bu yaz Foça’da, sahibinin bizi tanıdığı ve ilk kez gittiğimiz yeni bir restoranda bile karşılaştığımız alabildiğine asık yüzleri, konuğa iltifatsızlığı, çeşitli kafelerde yitmiş gitmiş olan nezaket ve fiyat-kalite dengesini hatırladığımda, şehrimdeki iyi mekanların biraz daha çok takdiri hak ettiğine karar verdim.
 
Bundan sonra böyle… Cânım İstanbulum’da gezip görecek çok yer olduğu gibi, sabahının tadının çıkartılacağı çok semt var. Bir güz sabahı Burgaz Adası’nda, bir yaz sabahı, ıhlamur zamanı Ihlamur’da ya da Beykoz’da, bir bahar sabahı cânım erguvanları seyredebileceğimiz Boğaziçi kıyıcığında, bir kış sabahı  “Tembel Martı”ların sesiyle Galata’da uyanmak… Daha neler neler! Koskoca İstanbul bu! Bundan sonra, böyle…
 

 

İstanbul
Sultanahmet
Ayasofya
Ottoman Hotel Imperial
oteller
« Önceki
 
Sonraki »

Yorum Bırakabilirsiniz...
Bu yazıya yapılan yorumları e-postama gönder...
Yeni yazı eklendiğinde haber ver...
* yazı ( 176 )
* gezi ( 50 )
* şehrim İstanbul ( 12 )
* yemek ( 47 )
* bizim Ege ( 5 )
YÜCEL TÜKENMEZ
Sıradanlığa Teslim Olan Foça
ÇOK DOĞRU .AZ BİLE YAZMIŞSINIZ BUNLAR İYİ GÜNLERİMİZ .....
Banu Bingör
Zeugma Mozaik Müzesi
Rota Senin ~ Modern Türkiye'ye yakışan, ince işlenmiş bir müze. Kaç sene geçti, hala özlediğim, gidip yeniden görmek istediğim bir müze... Ne yazık ki ülkenin başındaki felaketler modern Türkiye'ye yakışmayan cinsten. Düze çıkacağız bir gün umarım. (...)
Rota Senin
Zeugma Mozaik Müzesi
Gaziantep'i ziyaret ettiyseniz ilk iş buraya gelip tarihin tadını çıkarmak olmalı.
Feridun Bingör
Foça Balıkçı İbo Demek
Ben Foça'yı Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bir kasaba zannederdim. Meğer MUZ Cumhuriyetindeymiş.. Bu kasabanın atanmış ve seçilmiş kanun koruyucuları ne iş yapar. Yoksa her canı isteyen, canının istediğini yapabilecekleri bir belde mi orası? Bu işi Türkiye gündemine taşımamız lazım. (...)
Banu Bingör
Foça Balıkçı İbo Demek
Foça Küçük Deniz'de kimin yaşayıp yaşayamayacağına su ürünleri kooperatifi mi karar veriyor? Bir balıkçı teknesinin başında değilken, alıp teknesini götürmek çok mu normal bir şey? "Yerel yönetimle ilgisi yok, biz yaptık" demişler bir de. Bu yerel yönetimi temize çıkartmaya yetmez. Beldesindeki vatandaşın barınma hakkı, malının emniyeti çiğnenmiş. Yoksa "ağalık" sistemi mi geldi Foça'ya? Bir de "Foçalılar tamam da dışarıdan gelen işte Foça balı (...)
Banu Bingör
Sadık Usta ve Fokai Balık Restoran
Pınar ~ Merhaba... Öncelikle burası bir meyhane değil. İçki de içilebilen bir balık lokantası. Gitmeyi bırakmadığımız nadir restoranlardandır Fokai. Aracı sitelere bakmak yerine, bence açın telefonu, kendilerine sorun fiyatlarını :) (...)
101 Cookbooks
Apt. 2B Baking Co.
Beste'nin Naneleri
Cafe Fernando
Canım İstanbul
David Lebovitz
Evin Delisi
Food Politics
Garova Günlüğü
Istanbul Istanbul Olalı
Mutfaklara Şenlik
Mutfakta Zen
My Little Expat Kitchen
Smitten Kitchen
Şarap Oburu